Süreyya Karacabey

“Yasaklar olmasaydı günahtan haberimiz olmayacaktı”, Agustinus buna benzer bir şey söyler ve hem teolojide hem seküler alemde kötülüğe ait işaretlerin neredeyse insanın temel özü olduğuna ilişkin düşünceyi genel bir doğru olarak yaygınlaştıran düşünceye katkıda bulunur.

Kötülük yapmadan yapamayan insan düşüncesi bir sabitlik olarak kabullenildiğinde onu önlemenin yolları hakkında konuşulmaya başlanır ve bu temel kabul bütün topluluklar için savaşılması gereken bir hedef olarak belirir. Kötülüğü engellemek için uğraşıldıkça, dinsel kurallar ve dünyevi yasalar sertleşir, dünya bir anlamda doğuştan kötü olduğu kabul edilen insanı ıslah etme yeri olarak kavramsallaştırılır.

Dünyevi yasalar da tıpkı dinsel kaideler gibi ceza pratiklerini çeşitlendirerek bu sorunu çözmeye çalışır, bu ceza pratiklerinin hafifliği ya da şiddeti içinde biçimlendiği toplumun ezberleriyle uyum içindedir. Bazı ülkelerde kötülüğü ilan edilmiş bedene bir atık olarak bakıldığı için, onun üzerindeki şiddet eylemlerini çoğunluk umursamaz, hakettiğini düşünür. İnsanın aklından geçenler için uygulanan cezalar bedenine yönelir, kesilir, biçilir, vurulur, işkence edilir ve teşhir edilir; bunu yapabilmeyi mümkün kılan şey ise topluluğun ortak duyusunun kabullerinden başka bir şey değildir; kötülük kötülükle, şiddet şiddetle etkisizleştirilmeye çalışıldığı için insanlığın usandırıcı tarihi sürekli benzer manzaralara yol açar; uzaya giden yolların önünde zincirlenmiş insan ve hayvan bedenleri durur, en incelmiş, sofistike düşüncelerin güzergahında ise ortak düşman olarak ilan edilene uygulanacak şiddetin nitelik-nicelik tartışması. 

Bu bir ahmak düğümüdür, toplu katılımla çekiştirilen bir iyilik anlayışının, ortaklık bilincinin körleştirdikleriyle birlikte çözümsüz hale getirdikleri bir düğümdür. Bütün bu şiddet sarmalı eğer şimdiye kadar bizi “kötülükten” kurtaramadıysa bundan sonra da kurtaramayacağı muhakkaktır.

Kötülük vardır, ama kötülüğü ortaya çıkaran şey iyiliğin kendisidir; kendinde kötülük diye bir şey olmayacağına göre mesele toplumsalın, tarihin iyilik algısına temellenir. Bu iyiliği ya da sevgiyi üretme atölyeleri aile, millet, cemaat vb gibi kurumlar için iyilik ya da sevgi öncelikli olarak kendi üyelerinin çıkarına odaklıdır; kendi çocuğu, kendi yoldaşı, kendi milleti ve kendi dindaşı için hissettiği sevgiyi, onun iyiliği için yapılabilecek şeyleri hiyerarşik bir biçime dönüştürür ve ortak iyi'yi sınırlı bir ortaklığın-tıpkı şirket gibi- hak edişine dönüştürür.

Bu sınırlandırılmış ortaklık, sorun çıkarıcıdır, kapitalist eşitsizlik yasasına muhalefet eder gibi göründüğünde bile onunla uyum içinde, bencil, diğerkâmı unutmuş bir sahte iyilik örgütler. Ortak iyi, önce ortakları belirler, diğerlerinden ayırır, öncelikli hale getirir ve bunu bir evrensel kural olarak ilan eder. Tam da burası “kötülüğün keşif kolu” olarak sabitlenir ve ortak iyi meselesinin sınırları tartışılmadan, bir değişmezmiş gibi algılanması sağlanarak kötülük mahkum edilir.

Kötü, bu sınırlı sevgi akışının dışında kalanlara aittir; mülkiyet yasalarının dışında kalan mülksüzlere, aynı dinden olmayanlara, ayrı milletten olanlara, sokakta dilenen başkasının çocuğuna hiç bulaşmayan bir iyilik tasarımının dışına atılanlara. Dolayısıyla kötülükle ilgili “vardır yoktur” metafiziğini tartışmak yerine, iyiliğin görünümleri hakkında düşünmek belki çözüm için daha elverişli bir başlangıç noktasıdır. Bu iyilik ve kötülük meselesi gerçekten çetrefil bir meseledir, daha sonra derinleştirme sözü vererek şimdi iyi ve kötü üzerine tartışan bir oyundan söz edeceğim size.

Brecht'in Sezuan'ın İyi İnsanı adlı oyunu. Bu oyunda iyi ve kötü konusunda düşünür ve estetik mesafe için olayı uzak bir yere, Çin'e yerleştirir. (Çünkü biz bir şeyi özdeşlik yoluyla değil radikal başka sayesinde keşfederiz, kendi içinde tefekkür yoluyla kendini tanımaz insan, benzer biçimde bir topluluk da. Bu yüzden oyunlar seyircinin şimdisinde bir evrensellik tesis edilerek değil, kültürel değişimin niteliğini sergileyecek biçimde “tarihselleştirilerek” gösterilir.)

Tanrılar-üç tanrı- şehre inerler ve kendilerini bir gece ağırlayacak iyi bir insan ararlar. Kimse onları evine almaz, bir kişi dışında, o da şehrin yoksul fahişesi Shen Te'dir. Kendilerine inanan birini buldukları için sevinen Tanrılar, ayrılırken Shen Te'ye daha iyi bir insan olmayı sürdürebilmesi için biraz para verirler, böylece Shen Te bir tütün dükkanını alacak, yoksullara daha fazla iyilik yapacak ve hayatını düzene koyacaktır. (Yeryüzüne inen Tanrılarla ilgili pek çok mite, edebi metine örtük gönderme vardır burada.)

Bütün oyunu anlatamayacağım ama sadece onun neredeyse şematik ilerleyen yapısında vuku bulan şey şu olur: Shen Te'nin iyi kalpliliği yüzünden yoksullar dükkanı doldurur ve iyilik, ticareti engeller. Bu durumla başa çıkamayan Shen Te, kurgusal bir kuzen yaratır, kılık değiştirerek onun yerine geçer ve bu akıllı kuzen, işleri yoluna koymak için dükkandaki asalakları kovar ve ticaretin katı kurallarını uygulamaya sokarak işletmeyi kârlı hale getirir. Oyunun içinde pek çok başka olay vardır ama burada Brecht'in başka metinlerinde de dikkat çektiği gibi vurgulanan iyilik ve kötülük kavramlarının yapısızlaştırılmasıdır. Evet, biri iyi insan olabilir ama onun sınırlarını belirleyen şey içinde yaşadığı sistemdir, dolayısıyla ticaret ile iyilik yan yana durmaz, çıkarların öne geçmek zorunda olduğu her durum da iyilik jestinden feda edilir, sonra burayı paranteze almak için hayırseverlik yapılır. Birinin kötü olması için aslında bir sebep yoktur, yığınlarca işçiyi sömüren bir patron özel hayatında yardımsever, nazik, sevecen biri olabilir ama mesele onun kritik zamanlarda nasıl davrandığıdır, yani çıkarlarının neyi temsil ettiği ve nerede yer aldığıdır.

Dikkat edilirse bir psikolojik derinlik çözümlemesi falan yapılmaz, doğuştan iyi birinin-Brecht onları sever- toplumsal bir işbölümünün kurallarına uymaya çalıştığında neye dönüştüğünü gösterir. Shen Te iyi biridir ama işleri yoluna koymak için çağırdığı hayali kuzen Shui Ta kötüdür. Ama Shui Ta da, Shen Te'nin içinden çıkar, söylediği gibi başka bir ülkeden çıkıp gelmez. Eğer bir şeytan'a havale etmiyorsak kötülüğü, basitçe topluluğu, ilişkileri örgütleme biçimlerimizin içinde oturur ve birilerine kötü diyerek rahatladığımız bütün ortaklıklarımızda rahatsız edici bir taş olarak altımızda durur.

Her şey kurulmayı bekler diyor eski bir oyun, hakikat kurulacaktır, iyilik yeniden örgütlenip daha geniş bir alana dağıtılarak kurulacaktır, hiçbir şey kader değildir, ortak attığımız ahmak düğümün yarattığı çıkışsızlık duygusundandır.

Erzincan'dan yine köpek katliamı görüntüleri geldi Erzincan'dan yine köpek katliamı görüntüleri geldi

Kaynak: artigercek.com