Filmi güçlü kılan asıl etmen, filmin Erich Maria Remarqoue’in Birinci Dünya Savaşı’nda Alman-Fransız cephesini konu aldığı aynı adlı eserinden uyarlanmasıdır. Yazarın kendisi de 18 yaşında bu savaşa katılmak zorunda kalır, birkaç defa da yaralanır.

Hüseyin Şengül

Bugünlerde Netflix dizi ve film sitesinde bir film yayına sokuldu, “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”.

Alman yapımı film 2,5 saat sürüyor. Sürenin uzunluğu gözünü korkutmasın. Filmin prodüksiyonu güçlü. Oyuncu kadrosunun ‘artistik’ hareketlerden uzak oyunculukları çok başarılı. Savaş sahneleri son derece etkileyici ve bir o kadar da ürpertici. Film bir bütün olarak savaşın insanı insanlıktan çıkarışını anlatıyor.

Hele filmin bir başlangıç sahnesi var ki; cephede ölen askerlerin kanlı giysileri yıkanır, kurşun ve şarapnel delikleri dikilir, elden geçirilen ölü askerlerin elbiseleri ölüme gönderilecek yeni askerlere giydirilir. Savaş sürekli ölüm demektir!

Filmi güçlü kılan asıl etmen, filmin Erich Maria Remarqoue’in Birinci Dünya Savaşı’nda Alman-Fransız cephesini konu aldığı aynı adlı eserinden uyarlanmasıdır. Yazarın kendisi de 18 yaşında bu savaşa katılmak zorunda kalır, birkaç defa da yaralanır.

Remarqoue bu eserini 1929 yılında yazar. 1931 yılında İsviçre’ye yerleşir. 1933 yılında Hitler faşizmi tarafından diğer birçok eserle birlikte yazarın bu eseri de yakılır. 1938 yılında da Alman vatandaşlığından çıkarılır.

Sanata düşmanlıklar, eserleri yakmalar, vatandaşlıktan çıkarmalar, hapisler, sürgünler ve hatta öldürmeler; faşizmin ve dikta rejimlerinin ortak özellikleri, biliyoruz bunları. Remarqoue’in eserinin gücü, Nazileri korkutmuştur; güç, korkuyu yayar ve ondan beslenerek hegemonyasını kurar.

“Batı Cephesinde Bir Şey Yok” romanı, “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” adıyla ilk defa 1971 yılında Varlık Yayınevi tarafından yayınlanır. Daha sonra farklı yayınevlerince de basıldı.

Savaş çığırtkanlıklarını ve savaş gerçekliğini en iyi anlatan belli başlı eserlerden biri olan Remarqoue’in bu eseri için Yaşar Kemal, 20. yüzyılın en büyük romanı der. 

19 yaşında savaşa katılmış bir öğrencinin gözünden anlatılan bu eser, savaşa ve militarizme karşı yazılmış özlü, yalın ve yoğun bir insanlık öyküsüdür. Alman savaş propaganda makinası gençler üzerinde bir kahramanlık miti yaratarak coşkuyla cepheye gönderilmelerini sağlar. Hâlbuki savaşın gerçeğiyle cephede karşılaşan gönüllü genç askerler, hiçbir şeyin anlatıldığı gibi olmadığını görürler.

Savaş yalnız insanların ölümü değildir. Savaş diğer canlıların da ölümü, doğanın da yıkımıdır. Kitapta yük ve top arabalarını çeken atların top ve makinalı tüfek mermileriyle ölümlerinin anlatıldığı iki sayfalık bir bölüm var ki, yürek dağlayıcı. Atları bilen köylü çocuğu asker Detering, atların acıları karşısında ağlıyor, sövüp sayıyor. “Kim ne derse desin, savaşta at kullanmak dünyanın en sefil alçaklığıdır” diye haykırıyor.   

Savaşa gönüllü katılan Paul “Orduya katılınca on haftalık bir eğitim kursu gördük…Apolet üzerindeki parlak bir yıldızın dört ciltlik Schopenhauer felsefesinden daha ağır bastığını öğrendik.” derken, felsefenin apolet karşısında değersizleştirilmesini, hükümsüz kalmasını ifade eder. Bunun somut olarak “İnsanın en değersiz bir uşaktan bile isteyemeyeceği kadar mutlak, kişiliğini yitirmesi demektir” anlamına geldiğini söyler. 

Kitabın ana fikrini oluşturan bir bölümde şöyle diyor Paul: “Gencim ben, yirmi yaşındayım. Ama hayatta bildiğim tek şey umutsuzluk, ölüm, korku. Ve bir keder uçurumunun üzerine atılmış sığ, soytarıca bir neşe…insanların nasıl birbirlerine düşman edildiğini, nasıl ses çıkarmadan, bilmeden, aptalca, uysalca, masumca birbirlerini öldürdüklerini biliyorum. Yer yüzündeki en keskin zekaların bu işkenceyi büsbütün inceltmek ve uzatmak için silahlarla sözler icat ettiğini görüyorum.” 

Savaşlar neden devam ediyor?

Savaşın, ölüm ve büyük acıların kaynağı olduğuna dair bir yığın kitap, tiyatro, sinema ve diğer sanat eserleri varken ve savaşın bir insanlık suçu olduğu genel kabul görmüşken, neden hala savaşlar devam ediyor?

1929 yılında yayımlanan kitaptan on yıl sonra devasa yıkımlara ve elli milyon insanın ölümüne mal olan İkinci Dünya Savaşı başladı. Birinci Savaş’ın yıkımını, ölümünü yaşayanlar bu defa İkinci Savaş’a girdiler. Aynı kuşağın iki büyük savaşı yaşaması ne acı!

İnsanlar hiç mi ders almıyor?

Ancak bu soru yanlıştır!

Sorun insanların ders alıp almamasıyla ilgili olsaydı, savaşın bunca kötülüğünü yaşayan insanlar tekrar tekrar neden savaşsınlar?

Sorun insanların ders alıp almamasıyla ilgili olsaydı savaşın korkunç yıkımlarını, ölümlerini, vahşetini anlatan bir yığın sanat, edebiyat eseri ortadayken, tarih boyunca onca savaş neden yaşandı?

Sorun insanların ders alıp almamasıyla ilgili olsaydı, sorun büyük ölçüde eğitim/öğrenim yoluyla çözülürdü.

Savaşların asıl nedeni sınıflar ve sınırlardır!

Dünyada sınıflar ve sınırlar olduğu sürece savaşlar devam edecektir.

Yönetici sınıflar çıkarları için savaş çıkardılar, çıkarmaya devam edecekler. İktidarlar yönetilenleri kahramanlık menkıbeleriyle yönlendiriyor, karşı olanları ise şu veya bu şekilde susturuyorlar. Savaş konusunda egemenler yönettiği insanlara başka dersler veriyorlar!

Ülkelerin varlığı sınırlarla belirlenir. Sınırlar olduğu sürece ülkeler de olacaktır. Ülkelerin varlığı ise, birbirleri üzerinden çıkar temini için savaşlara neden olmaktadır.

Özellikle Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nın çıkış nedeni, dünyanın yer üstü ve yer altı kaynaklarından daha çok payı almak isteyen emperyalist devletlerin bir paylaşım savaşıdır.

İdeoloji, din, milliyetçilik vs. bunlar savaşların asıl nedenini örtmeye yarayan kılıflarıdır.  

Egemenlerin devletleri savaşa övgüler diziyor, yeni silahlar icat ediyorlar! Bunu yapanların ortak noktasını ‘vatan savunması’ dili oluşturuyor.

Fransızla savaşan Alman vatan savunması diyor, Almanla savaşan Fransız da vatan savunması diyor!

Elbette bir tarafın diğer tarafı işgal etmesiyle bir ‘vatan savunması’ pozisyonu doğuyor. Tarihte bunun en büyük örneğini Alman Nazilerinin Sovyetler Birliği’ni işgali oluşturmaktadır. Bu savaşa Sovyetler “Büyük Anayurt Savaşı” derler. 

Bu anlamda M. Kemal’in “Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir.” sözü değerlidir.

Fakat bu vatan savunması meselesi tarihte kısa süreli birer kesitten ibarettir. Bugün vatan savunması yapan bir ülke, yarın işgalci oluyor. Sürekli işgaller sürekli vatan savunmalarını doğuruyor. Bu da çözümü olmayan bir çevrim görüntüsü veriyor ve buradan da savaşlar önlenemez görüşü doğuyor. 

Önlenir!

Şimdilik bir ütopya olan sınıfsız ve sınırsız bir dünya kurulduğunda savaşlar da biter.

Söz Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok kitabından açılmışken…

Bu kitap savaşın değil, savaş karşıtlığının bir destanıdır.

Bu kitap savaş üzerine yazılmış bir ağıttır.

Bu kitap bir trajedidir.

Gri pasaport skandalında Ali Ayrancı'ya ilk duruşmada tahliye Gri pasaport skandalında Ali Ayrancı'ya ilk duruşmada tahliye

Ancak asıl trajedi, insanlığın tüm bunları şu veya bu ölçüde bilmesine rağmen, savaş belasını ortadan kaldıramamış olmasında yatıyor.

Kolay değil ve toplumların hayatının her alanında çok uzun süreli değişimlere ihtiyaç var.

Ancak bu nesnel süreç ne savaş karşıtlığına ne de ütopyaların peşinde koşmaya engel değildir. 

Fotoğraf: "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" filminden bir kare.

Kaynak: Bianet