Lori Reswan/New York

Uzun upuzun bir yol şu insanın hikayesi. Yol diyorum, çünkü yol bitince hikaye de son buluyor yaşam döngüsünde. Hele de bu yolculukta göç hikayeleri varsa bambaşka renklere bürünüyor olaylar.

Diaspora, söylerken bile dilde çok sert bir vurgusu var bu kelimenin. Belki de onu böyle taş gibi sert yapan; acıyı, zorluğu, hüznü, hasreti, göz yaşını, yokluğu, çaresizliği… içinde barındırıyor olması. Öyle bir savrulma hali ki bu, yuvanı kondurmaya çalıştığın bir dal ararken, artık bir yerlere ait olamayacağının idrakı ile yüzünde patlayan sert bir tokadın hikayesi diaspora.

 Literatüre uygun kısa bir tanımlama yapmak gerekirse;  Yunanca dia (için, dolayı) ve sporos (tohum) kelimelerinden türeyen “sağa sola dağılmış̧/saçılmış̧ tohumlar” anlamlarına gelmektedir.

Klasik diaspora kavramı, önceleri  İlk Çağ’da Yahudilerin yaşamış olduğu sürgünü, soykırımı; zorunlu göçü ifade etmek için kullanılıyordu. Türkiye’de ise ilk olarak bunu Ermeni halkının zorunlu göçe maruz bırakılması ve daha sonrasında da bu durumu Kürtlerin ve Alevilerin, Avrupa’ya olan zorunlu göçlerinin devamı ile birlikte duymaya başladık. “Vaktiyle Yahudilerin, Yunanların ve Ermenilerin dağılmasını tarif eden diaspora kelimesi, artık; “göçmen”, “vatansız”, “mülteci”, “misafir isçi”, “sürgün topluluğu”, “yurt dışı topluluğu”, “etnik topluluk” gibi terimleri kapsayan daha geniş̧ bir anlam bilimsel alana karşılık gelmekte.(perspektif* , dergipark**)

Toparlayacak olursak, diaspora; eskiden doğdukları yerleri terk etmek zorunda kalıp, başka ülkelerde yaşamlarını sürdüren insanları tanımlıyorken, dünyanın globalleşmesi ile gönüllü olarak göç eden insanları da tanımlar hale geldi.

Amerika Tam Bir Diaspora Ülkesi

Gelgelelim Amerika’daki diasporaya; Amerika tam bir diaspora ülkesi; burada dünyanın birçok ülkesinden göçmüş ve burayı inşa etmiş göçmenlerin hayatlarına tanıklık etmek mümkün. Dolayısıyla bu çok renklilikten yola çıkarak biz de göç hikayeleri anlatacağız ‘Diaspora Günlüklerinde. Bu yazımıza konu olan hikayemizde, Batman’da dokuz çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak dünyaya gelmiş, görüntü ve kısa film yönetmeni Deniz Gündüz’ün New York’a uzanan serüvenini konu edineceğiz. Hikayemizde göç, hayaller, zorluklar, hayal kırıklıkları, umutlar, başarılar, fırsatlar ve daha neler neler karşılayacak sizi.

Heybemiz oldukça dolu!..

Önceden planladığımız buluşma için hemen atıyorum kendimi New York sokaklarına. Evimin yakınındaki tren istasyonundan, ilk trenle soluğu Manhattan’ın merkezinde olan Central Park’ta alıyorum yeniden. Yine gökdelenlerin arasından geçerek bu büyüleyici parkın yeşilinde buluyorum Deniz’i. Çaktırmıyoruz ama heyecan var ikimizde de. Hemen güzel bir yeri gözümüze kestirip oturuyoruz. Kısa bir hoşbeşin ardından, aldığımız kahveleri yudumlayarak başlıyoruz muhabbete.

Soruyorum; kimdir Deniz, nerede başlar hikayesi, nereye gider, heybesinde neler var? Gözlerindeki heyecanı diline yoldaş ederek başlıyor anlatmaya;

“Bizimkisi bir göç hikâyesi; birçokları gibi daha çocuk yaşta başladı benim hikâyem de. İlki, memleketim Batman’dan İstanbul’a uzanıyor. Çocuktum ben tabi, etkileri mutlaka bilinçaltımda bir yerlerde hala varlığını sürdürüyordur. Ama sanki çok da anlamıyordum o zamanlar; bu göç nedir, insanoğlu neden kendi toprağını, evini, yurdunu terk eder diye? Ya da evini yurdunu geride bırakıp, başka bir diyarı mesken tutunca köklerinden kopuyor mu insan?”

SES Dersim'den Yurt'a cevap: ‘Siz devlet değilsiniz, üyelerimiz gibi devlet memurusunuz’ SES Dersim'den Yurt'a cevap: ‘Siz devlet değilsiniz, üyelerimiz gibi devlet memurusunuz’

Bu soruyu ben de çok sordum kendime, hala da sorup duruyorum. İnsan göçse de kökleri doğup büyüdüğü yerde kalmaya devam ediyor kanımca.

IMG_9987

Anlatmaya devam ediyor Deniz:

"Dokuz kardeşiz biz, ben ailenin en küçüğüyüm. Eğitim hayatım, çocukluğumun bir dönemi, ilk gençliğim İstanbul'da geçti. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde sinema eğitimi aldım. Başarılı bir öğrenciydim. Türkiye’deki eğitim hayatım güzel geçti diyebilirim.”

Peki, buraya gelmeye nasıl karar verdin diye soruyorum hemen. Hiç beklemeden cevaplıyor:

“Aslında buradan önce küçük,  Avrupa'ya gitme hikayem var; ama benim dışımda gelişen olaylar yüzünden gidemedim. Girdiğim bir sınav neticesinde, Fransa’nın Sorbonne Üniversitesi’nde, dijital medya alanında eğitim almaya hak kazanmıştım. Fakat o dönem gerçekleşen Müslüman karşıtı gösteriler yüzünden bu hakkım iptal oldu ve gidemedim. Sonra yönümü buraya çevirdim. Aynı dönem birlikte üniversite okuduğum sınıf arkadaşım New York’taydı o zamanlar, onunla konuşarak buraya gelmeye karar verdim ve kısa sürede gerekli işlemleri halledip rotamı buraya çevirdim.”

“Ama hep bir kendini bulma, anlaşılma çabası var bu göç hikayesinin içinde. Kabuğuma sığamıyordum. Bütün insanlarda da böyle değil midir zaten? Anlaşılma çabası, kendini var etme savaşı…”

 “Evet, elbette işin içinde ailevi, sosyal, ekonomik, politik… bir çok sebep var. Lakin en derinlerde bir yerlerde de bu koca dünyada var olabilme güdüsü yatıyor. Gördüğün üzere hikayemin peşi sıra buradayım.”

Kahvelerimizden birer yudum daha alıyoruz ve devam ediyoruz. Buradaki sürecin nasıldı, neler yaptın, nasıl değişti hayat senin için diye soruyorum.  Derin nefes alıyor önce, heybesindeki çok ağır bir yükü ellerimize bırakacakmış gibi başlıyor anlatmaya:

“Türkiye’de sözüm ona İngilizce eğitim veren bir okuldan mezun oldum; ama gel gör ki ortada dile dair elle tutulur bir şey yoktu. New York’a geldiğimin ertesi günü gideceğim dil okulundaki işlemlerimi hallettikten sonra bir restaurantta işe başladım. Evlere, iş yerlerine bisiklet sürerek paket servis ile yemek dağıtım işi yaptım. Bir çeşit kuryelik yani. Yarım gün okula gidiyordum geriye kalan saatlerde de yemek dağıtıyordum. Çünkü hayatınızı sürdürebilmek, yaşam masraflarınızı karşılamak için paraya ihtiyacınız var. Ama bulduğum her boşlukta İngilizce öğrenmeye çalışıyordum. Bir süre bu işi yaptıktan sonra, dünyaca ünlü Times meydanında turist gezdirdim. Arka tarafında üç kişinin oturabileceği büyükçe koltuğu olan, ‘pedicap’ olarak adlandırılan ve bisiklete benzeyen bir araç ile turist rehberliği yaptım. Bu iş, İngilizcemin gelişmesine inanılmaz yardımcı oldu. İnsanlarla konuşarak pratik yapma şansı yakalamıştım. Bir süre de böyle devam ettim. Bunun ardından ise Uber şoförlüğü yaptım. Bir çeşit taksi şoförlüğü yani. Bir de bu süreçler hep tavsiyelerle oluyor. Bu işe başlamadan önce de bir sürü uygulamadan ve sınavdan geçiyorsunuz. Bir çok kural öğreniyorsunuz, ayrıca normal sürücü belgenizin yanında, sadece bu işi yapabilmeniz için size verilen başka bir ehliyet ile çalışmaya başlıyorsunuz. New York şehrinin, birçok  alanda ve iş kollarında çok güzel kuralları, yasaları, eğitimleri var. Durumun böyle olması size kendinizi daha güvende ve iyi hissettiriyor. Kısaca anlatmak gerekirse böyle süreçlerim oldu. Şimdi ise yazılım eğitimi veren bir okulda çalışıyorum. Bir çok projelerimiz oldu ekip arkadaşlarımla ve hala çalışmalarımız devam ediyor.”

Bir solukta özet geçiyor on yıla yakın sürecini; sanki çok kolay geçmiş gibi. Derler ya hani, ‘dile kolay’ diye. Devam ediyorum,  peki bu sürecin sana nasıl etkileri oldu, yani hem pozitif hem negatif anlamda ne kattı sana ya da neler götürdü senden?

“Tabi ki burada yaşam öyle bir ayda öğrenilmiyor. Bir çok sınavdan geçiyorsunuz. Ama sonuç olarak, çok çalıştım, yeni bir dil öğrendim… Dünyanın birçok ülkesinden, farklı kültürleri, dinleri, dilleri, renkleri, yaşamları, hikayeleri… olan insanlarla tanıştım. Bu kadar tecrübenin sonunda, kendimi bu şehre ve insanlara yabancı hissetmiyorum. Hatta New Yorkluyum bile diyebilirim. Evet zaman zaman çok yoruldum; ama hiç vazgeçmedim! İnsanın günün sonunda emeğinin karşılığını alması çok güzel bir duygu. ”

Gözlerinin içi parlıyor bunu söylerken. Gerçekten de öyle; emeğinin bir karşılığının olması insanı motive eden bir duygu. Devam ediyorum sormaya; bu emeği Türkiye’de de verseydin aynı karşılığı alabilir miydin? Bu on yıl, Türkiye’de geçseydi sence nasıl olurdu? Manidar bir şekilde gülümsüyor ve başlıyor anlatmaya.

“Elbette karşılığını alamazdım. Buna eminim. Nasıl eminsin diye soracak olursan hemen küçük bir örnek vermek istiyorum: Türkiye’de kendisine ve yaptığı işe imrendiğim, zaman zaman keşke yerinde olsaydım dediğim, iyi bir pozisyonda çalışan bir arkadaşım geçenlerde beni aradı ve ‘New York’a nasıl gelebilirim, ne gerekli, nasıl bir yöntem izlemeliyim…’ gibi sorular sordu. Biraz muhabbet edip telefonu kapattıktan sonra ben de senin bu sorduğun soru üzerine bayağı düşündüm. Yani sorduğun sorunun cevabını hiç başka örnekler vermeden kısaca böyle yaşanmış bir olayla açıklayabilirim. Bunun dışında burada yapmak istediğim daha çok şey var; çekmek istediğim film projelerim, Türkiye’de çekimini yaptığım ama henüz kurgusunu bitirmediğim filmim ve burada çekimini yaptığım kısa filmlerim var. Bunları bitirmek için uğraşıyorum. Tabi burada da daha iyi konumlarda olmak istiyorum ve bunun için de çabalıyorum. Eminim herkes gibi ben de emeklerimin karşılığını almaya devam edeceğim.”

Muhabbetimizin sonuna doğru Türkiye'ye dönmek isteyip istemediğini merak ediyorum ve gelecek planlarını soruyorum Deniz’e.

“Gemileri yakarak geldim ve birçok arkadaşımdan da; ‘yeni bir serüvene çıkmak istiyorum’ cümlesini çok duydum. Bu çok cesurca bir eylem ve eğer yeni bir hayata başlamak istiyorsak bu konuda birden fazla kez düşünüp, emin adımlarla ilerlememiz gerekiyor. Çünkü göç, yeni hikayeler, hayatı yeniden kurgulama çabası… bunlar hiç de kolay süreçler değil; bedel ödüyorsunuz. Ama burada olmaktan mutluyum, yakın gelecekte mekanımı, bulunduğum yeri değiştirmeyi planlamıyorum. Belki Amerika içerisinde yer değişikliği yapabilirim; başka eyaletlere gidebilirim. Çünkü keşfetmek ve üretmek üzerine bir hayat kurguluyorum ve bunun için de çocukluğumdan beri hep yollarda oldum. New York’ta yaşamak kolay değil, hem nefret ediyorsun hem kopamıyorsun. Zaten bunun üzerinden gelişiyor hikaye. Bu şehirde olmayı seviyorum. İnsanların  aktif olmayan duygularını, onların yüzlerindeki mimiklerden, eslerden yakalamaya; insan ve mekan arasındaki ilişkiyi hiç görmediğiniz bir şekilde aktarmaya çalışıyorum. Bu da burayla olan bağımı daha da kuvvetli bir hale getiriyor. Ben bir Kürdüm ve Kürt Sineması ile uğraşmak, bu alanda yeni fikirler geliştirmek istiyorum. Öğreneceklerim çok ve katedeceğim uzunca bir yolum var. Konuşmamıza başlarken dedim ya, hep bir göç hikayesi diye, dolayısıyla yol uzun ve hikaye çetrefilli. Beni bıraksan saatlerce anlatabilirim; lakin özetle hikayem bu şekil. Tekrardan bu güzel projeye beni de ortak ettiğin için teşekkür ederim.”

Kökler mi Dallar mı?

Böylece sonlandırıyoruz sohbetimizi. Yolda olmak diyor hep, yolcu kalmak… Bağları kuvvetli olup kalanla da ama göçüp yeni hikayeler yazanla da oturup iki kelam etme şansım oldu. Her iki tarafta da hikayeler farklı renklerle bezeli; hem kalmak var hem göçmek. Kalanın göçü, annesinin karnından dünyaya. Köklerinin olduğu yere duyduğu o aidiyet duygusu ise bambaşka hikayeler yazdırıyor kalana. Peki ya göçüp giden, kalamayan, tutunamayan!.. Sürekli yolda olanın hikayesine nasıl bir renk biçilmeli? Hangisi daha zor? Hangisi daha çetrefilli? Deniz’in hikayesi de hep bir göç hali, kalmak isteyip kalamamak, köklerinin olduğu yerlerden kopmadan yaşamaya çalışmak, insanın sırtında koca bir kambur, bitmeyen bir araf gibi.

Oruç Aruoba’nın bir şiirinde şöyle diyordu;

“Yer, ancak  başından beri yerde kalanın, yerleşik olanındır.

Yola bir kez düşen kişi, artık yerleşemez…

Yersizlik,  kalıcıdır.”

Evet bu da sürekli bir yolda olma hikayesi; yersizliğin kalıcı olduğu ve biz göçmenlerin, dünyanın her köşesini yuva bildiği; uzun, renkli, zor hikayesi.

Bu koca döngüde, Deniz’in de dediği gibi; “Yola vurup keşfetmeye devam edeceğiz!..”


*https://perspektif.eu/2019/04/12/son-zamanlarin-en-sik-tartisilan-kavramlarindan-biri-diaspora-nedir/
**https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/621817