Gönül Sonbahar, Mandıra Filozofu filmleriyle tanınan Müfit Can Saçıntı’yla bir söyleşi gerçekleştirdi.

Röportaj: Gönül Sonbahar

Mandıra Filozofu filmleriyle tanınan Müfit Can Saçıntı, ‘İtiraz Ediyorum’ isimli canlı müzikli tek kişilik oyununda kapitalist sisteme eleştirisini, evlilikten çalışma hayatına, eğitim sisteminden reklamlara kadar hem güldürüp hem de düşündürerek yapıyor.

Oyunun canlı müziklerini dünyada ender bulunan beş oktav kontr tenor bir sese sahip olan Ateş Arya yapıyor. Teknik yönetimde ise Ersin Kızılkaya yer alıyor.

Müfit Can Saçıntı’nın yazdığı oyun, Avrupa’da bazı festivaller dahil olmak üzere Türkiye’de pek çok şehirde sahnelenmeye devam ediyor.

Dersim Belediyesi’nin daveti ile şehrimize gelen ‘İtiraz Ediyorum’ oyunun ekibi ile sabah kadın kooperatifi Zembul Cafe’de doğal, yöresel tatlardan oluşan kahvaltı sonrası düştük yola… İlk defa şehrimize gelen ekibi ayaklarının tozuyla Munzur Vadisi’nde kısa bir gezintiye çıkardık. Baykuşundan dağ keçisine, tilkisinden kaplumbağasına kadar pek çok dostumuz da selamladı kendilerini.

Zaman sınırlı olduğundan Halvori Gözeleri’ne kadar gerçekleştirdiğimiz turumuzun bir diğer durağı suyundan içtiğimiz, Dersim Alevilerinin inancında önemli bir yeri olan Ana Fatma Ziyareti oldu. Ardından Vecihi Timuroğlu Kütüphanesi gezildi ve şehrimizin güler yüzlü şifacısı sevgili Saniye İldeniz ile zengin bitki çeşitliliğimiz, şifalı otlarımız üzerine sohbet edildi.  

Kısacası şehrimizin kültürüne, doğasına, inancına dair soruları onlar sordu biz cevapladık, gözlemlerini ise biz sorduk onlar cevapladı.

Coşkun akan Munzur Çayı’nın kenarında çayımızı yudumlarken Dersim’den “İtiraz Ediyorum” oyununa, oyundan tiyatroya, tiyatrodan sinemaya kapitalizmin eleştirisi üzerinden genel bir söyleşi gerçekleştirdik.

Müfit Can Saçıntı öncelikle şehrimize hoş geldiniz.

Çok iyi bir yerde iyi başladık. Suyun kenarında, temiz havada şahane bir ortam, hoş bulduk.

Dersim’e ilk defa mı geliyorsunuz?

Evet.

Küçük bir gezinti yaptık birlikte. Nasıl buldunuz, ilk gözleminiz nedir?

Çok özellikli ve güzellikli buldum. Şimdi başka şehirler alınmasın da… turneler dolayısıyla çok şehirlere gidiyoruz. Diyebilirim ki şehirler özelliklerini kaybetti. Karakterlerini kaybetti deyince yanlış anlıyorlar, özelliklerini kaybettiler. Hepsi birbirine benziyor.

Benzerlikten kastettiğiniz şey nedir?

Eskiden kartpostallar vardı hatta her ilçenin bile ayrı kartpostalı vardı çünkü hepsi birbirinden farklıydı. Diyelim ki bir gece yarısı herhangi bir şehre bıraksalar helikopterle, insanlar nerede olduklarını anlamaz. Özelliklerini kaybettiler çünkü, birbirlerine benziyor şehirler. Dersim’de gördüğüm, özellikleri olan bir şehir ve bu özelliklerini koruyan bir şehir.

Sizin fark ettiğiniz özellikler neler oldu, biraz açar mısınız?

Coğrafyasıyla, Munzuruyla, yerleşimiyle, yeşilliğiyle, yaşatmaya çalıştığı kültürüyle, gelenekleriyle… Bu anlamda herhalde Türkiye’de özelliklerini korumayı başarabilen üç dört şehir ya vardır ya yoktur. Ölçü birimi AVM olmuş şehirlerin. Halk şehrini överken; “Burası çok gelişti, üç tane AVM’miz var” diyor. Öbürü diyor ki; “Biz onlardan daha çok geliştik, dört tane AVM’miz var”, başka bir şeyle övünemiyor. Apartmanlar hep aynı, sanki tek bir mimarın çizdiği apartmanlar. Karadeniz’i, doğusu, Marmara’sı, tüm şehir merkezleri birbirinin aynısı. Biraz uzattım ama yalakalık yapıyorum sanmasınlar, neden böyle düşündüğümü bilimsel açıklamaya çalıştım…

Dersim için geç kalmış hissediyor musunuz?

Ya bazı yerlerle bir bağ olur… ilk defa geldim ama sanki ilk defa da geliyormuş gibi hissetmiyorum. Bu belki sizlerin, insanının sıcaklığından olabilir. Gerçekten duygumu söylüyorum, sanki buralıyım, sanki on kere geldim gittim… böyle bir yakınlık hissediyorum.

Böyle hissetmenize sevindim. Bu yakınlık duygusu karşılıklı. Şimdi biraz oyununuz hakkında konuşalım istiyorum. Oyunun adı “İtiraz Ediyorum”, neye itiraz ediyorsunuz?

Şimdi oyunda da bir yerde söylüyorum, pek çok şeye itiraz ediyorum ama orda diyorum ki, benim bu itirazlarım sinek vızıltısı. Asıl mesele o sinekleri üreten bataklığın adı ne? Kapitalizm diyorum. Kapitalizmi özetleyen bir reklam üzerinden yine gülerek, eğlenerek, dalgamızı geçerek bir şey yapıyoruz, yani pek çok şeye itiraz ediyoruz tamam ama onların hepsi sinek vızıltısı, hepimizin itirazları günlük hayatta ki. Bataklığın adı kapitalizm, onu fark etmek lazım. Onu fark ettirmeye çalışıyoruz ama bunu gülerek, eğlenerek hatta bu oyunumuzda şarkılar, türküler söyleyerek yapıyoruz. Seyirciye soru cevap bölümlerimiz var. Soru cevap derken seyirciyi sınava çekmiyoruz tabi. İnteraktif, seyircinin de katıldığı eğlenceli bir gösteri diyelim.

Bu akşam Dersim’de ilk defa oynayacaksınız ama daha önce pek çok yerde sergilediniz oyunu, tepkiler nasıl?

HDP: “Basının uyguladığı ambargoyu etkisiz hale getirmek için ev ev dolaşarak partimizi anlatıyoruz” HDP: “Basının uyguladığı ambargoyu etkisiz hale getirmek için ev ev dolaşarak partimizi anlatıyoruz”

Çok şükür gittiğim her yerde bağırlarına basıyorlar. Çünkü var olanlardan farklı, biraz derdi olan bir mizah. Tabi öbürlerini kötüleme adına söylemiyorum, hepsi lazım yani. Vodvil de lazım fars da lazım. Hiç mesajsız gülmekte mümkün ve o da lazım. Ama bizimkinin biraz derdi olan mizah olduğu için ve öylede bir kitle olduğu için sağ olsunlar hemen hemen her şehirden davet ediyorlar, gidiyoruz. Hiç değilse kurtlarını döküyorlar, hislerine tercüman oluyoruz. Ufak tefek farkındalıklar yaratabiliyorsak ne mutlu bize.

Mizah ama “derdi olan bir mizah” dediniz. Bir şey anlatmaya, farkındalık yaratmaya çalışıyorsunuz. Son dönemlerde bunun gibi derdi olan, mesaj veren mizahi gösterilerin sayısında bir düşüş var gibi. Bunu neye bağlıyorsunuz, içinden geçtiğimiz siyasi süreçle ilgisi olabilir mi, nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bilmiyorum, bu konuda bir araştırma yapmadım ama yanlış teşhisler, analizler olabilir. Yani seyirci böyle şeylere gelmez, artık ciddi şeyler, siyasal şeyler istemiyor gibi bir yanlış analiz olabilir. Bir sebebi bu olabilir. Diğer sebebi çeşitli çekingenlikler olabilir, seyirciyle buluşamama korkusu gibi. Yine herhangi bir siyasi baskı görme kaygısı olabilir. Üçüncüsü salon bulamama kaygısı olabilir ki bunu yaşayan çok. Parasını verdiği halde oynayamayan çok, onlar daha ciddi oyunlar. İşin içinde mizah olunca daha sempatiyle bakıyorlar.

Peki sizin başınıza geldi mi hiç, size de salon verilmediği oldu mu?

Biz de ufak tefek şeyler yaşamışızdır ama ciddi bir sorunla karşılaşmadık. Sivil organizatörlerle de çalışıyoruz, bazen sorun çıktığında demokratik kitle örgütleri, sendikalar, dernekler sahip çıktığı için bir şekilde o engeller aşılıyor. Yoksa tek başımıza olsak biz de zorlanabilirdik.

Tiyatronun dışında başka projeler var mı? Film, dizi gibi…

Yok, ona zaman kalmıyor. Bu yıllar içinde ben bu sahne gösterilerini 2017’den beri yapıyorum, birkaç dizi teklifi geldi. Kimi projeleri bize uygun bulmadık, kimisine de gösterilerden zaman kalmıyor. 2017’den beri hemen hemen her hafta sonu dolu. Bazen hafta içi de oynuyoruz. Ama ben bir dizide yönetmenlik yapsam nerdeyse yedi gün, başka hiçbir şey yapamam.

Sahne gösterisi yapıyorsunuz, mutlu musunuz bu durumdan?

Şu an mutluyuz. Seyircimizle karşı karşıya, canlı buluşmaktan, kahkahaları canlı duymaktan, reaksiyonları canlı almaktan mutluyuz. Biraz daha bağımsızız, özgürüz. Dizi yapımında kanal yöneticileri, yapımcılar, o müdürü bu müdürü… bir sürü müdahalelerle, en azından uzlaşmak zorunda kalıyorsun. Ama tiyatroda belli bir özgürlük alanı var. Burada da belli sıkıntılar oluyor ama en azıdan içeriğiyle ilgili, senle ilgili birileriyle uzlaşmak zorunda kalmıyorsun. Buranın sıkıntıları da kendine özgü ama içerik anlamında, işimizi yapma anlamında özgür ve mutlu hissediyoruz.

Peki biraz da sinemaya değinecek olursak… Çok daha fazla bağımlı kılıyor değil mi?

Şimdi beş milyon bulacaksın, bugünün rakamıyla beş milyon. Nerden bulacaksın? O beş milyonu veren adam beni ne kadar rahat bırakır? Onla da bitmiyor. Önce çekim sonra dağıtım ağı var. Sinema işletmeleri var. İşin reklam boyutu var. Reklam bugün olmazsa olmaz. Reklam olmayınca batıyor vesaire... hem maliyeti, masrafı çok hem de özgürlük alanı az. Sana beş milyon veren adamla yapılan işin adı teslimiyettir.

Yani sinema yapmak daha zor…

Sinemanın sıkıntıları daha büyük. Yani tamam sanki zaman zaman tiyatro daha meşakkatli gibi görünüyor, tamam doğru meşakkatli ama onun aşılabilir engelleri var. Sinemanın engelleri daha büyük. Bir güç ve birliktelik istiyor. İşin içinde büyük sermayeye bağımlılık var. Bu iş artık tekel aşamasını geçmiş kartel olmuş boyutta. Say say bitmez. Özet geçtim, röportajı okuması sıkıcı olur yoksa.

Dersim Belediyesi’nin daveti üzerine buraya geldiniz. Oyun saatine az kaldı, sınırlı vaktimiz var. Son bir soru ile noktalayalım dilerseniz. Siz benim yerimde olsaydınız kendinize ne sorardınız?

Ben sormazdım biliyor musunuz? José Martí’nin bir lafı var, çok severim ben onu. Diyor ki; “Bir şey söylemenin en iyi yolu onu yapmaktır.” Bazen bazı şeyleri anlatamıyorsun, yaparak göstermen gerekiyor. Hele de böyle yeni şeylerse, konuşmak çok da anlamlı olmuyor. Özgün, yeni bir şeyi anlatmak da zor, kabul ettirmek de. Susacaksın işini yapacaksın.

Sormazdım dediniz ama çok anlamlı, güzel bir cevap oldu aslında.

Evet evet. Teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ediyorum… kısa ama keyifli ve de benim için öğretici bir röportaj oldu.