Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) İstanbul Şube Başkanı, Türkiye'de giderek kırılganlaşan gazeteciliği ele aldı

Bu makale IPI tarafından başlatılan, Türkiye’de basın özgürlüğü ve gazetecilik mesleğinin zorlukları üzerine Türkiye’deki gazeteciler ve onları savunanlar tarafından kaleme alınan özel makale serisinin bir parçasıdır.

New-Project-2

Banu Tuna, Gazeteci, Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) İstanbul Şube Başkanı-Photo: Banu Tuna

Güntaş ailesinden memleketlerine tarihi vefa örneği Güntaş ailesinden memleketlerine tarihi vefa örneği

Türkiyesinde basılı gazete alan kaç kişi kaldı ki zaten? Fakat bu bir “kâğıt öldü” yazısı değil. Batıdan farklı olarak bizde gazetelerin satmamasının önemli bir nedeni, para verip almaya değer gazete sayısının bir elin parmakları kadar kalması. Ama yazının konusu Türkiye medyasındaki erozyon da değil, lakin elbette bağlantılı.

Sorunlu sahiplik yapısı nedeniyle medya kuruluşlarının büyük ölçüde yozlaşması, gazeteciliği boğarken gazetecilerden yeni bir prekarya sınıfı doğurdu. Daha isabetli ifade etmek gerekirse, iş güvencesi bulunmayan, sendikal örgütlenmeden uzak duran gazetecilerin prekarya olduğu inkâr edilemez hale geldi. Özellikle de son 10 yılda…

Gazeteler ve muhabirler arası rekabetin, haber atlatma gayretinin, tiraj kazanma hedefinin kalmadığı, tek adresten gelen manşetlerin atıldığı yeni medya düzeninde iyi gazeteciye ihtiyaç kalmayınca işsizlik oranı üçte biri geçti, pek çokları mesleği bıraktı. Genç gazetecilerin büyük bölümü kendine sistemde yer edinemedi. Bugün bir kuruma bağlı çalışabilenler ise eleştirel medyanın finans sorunları nedeniyle neredeyse cep harçlığı sayılabilecek maaşlarla hayatta kalmaya çalışıyor.

Başlığa dönecek olursak… Gazete alamayan gazeteci olur mu? Maalesef olur, var. Bugün işini gerektiği gibi yapmaya çalışan, özellikle de genç gazetecilerin çok büyük bölümü bu durumda. İyi bir gazetecinin güne başladığında ilk işi, diğerlerinin ne yaptığına bakmak, gündeme hâkim olmaktır. Bugün sosyal ve medya internet üzerinden habere ve gündeme ücretsiz ulaşmak mümkün olmasa, gazetecilerin basılan her günlük gazeteyi almaya ekonomik gücü yetmezdi örneğin. Veya uluslararası gündemi takip etmek için yabancı gazete ve dergileri kendi cebinden satın almaya… İyi bir gazetecinin her bakımdan dünyaya, olaylara, eğilimlere, neler konuşulduğuna hâkim olması beklenir. Fakat bugün gazeteciler düzenli olarak sinemaya gidecek, konser takip edecek, seyahat edecek, sosyalleşecek, her hafta kitap satın alacak bir gelire sahip değil. Hayatları gün geçtikçe küçülüyor, büzüşüyor, belirli alanlara tıkılıyor, olan biteni ancak sosyal medyadan izliyorlar. İyi eğitim alan, gelecekten yüksek beklentileri olan gençler gazeteci olmak istemiyor. İstanbul’da yaşayıp sadece evi ile işyeri arasını, bir de haber için gittiği yerleri bilen çok gazeteci var. Bırakın dünyayı, yaşadığı şehri tanımayan haberci olur mu? Kendi dünyası giderek küçülen biri, dünyayı okuyucusuna nasıl anlatabilir? Gelişmesine izin verilmemiş gazeteciler, bu mesleğin geleceğini nasıl kurabilir?

Ama bu durum elbette gazetecilerin suçu değil, yukarıda saydığımız sorunlar silsilesini yaratan iktidar ve emrindekilerin yanı sıra, gazetecilere kalite yerine haber ve tık sayısı dayatan, kendilerini geliştirmelerine izin vermeyen, haberi yapmak yerine “yapılmış habere takla attırmalarını” isteyen, herkesten daha çok ama herkesten daha ucuza çalışmalarını bekleyenler…  Akademik araştırma yürüten bir arkadaşım, çalışması için sordu geçenlerde: “Gazetecilik nedir?” Aklıma gelen ilk yanıt “haberi okuyucuya ulaştırmak veya doğruyu aramak” değil, “meslektir” oldu. Tıpkı doktorluk, mimarlık, öğretmenlik gibi…

Tıpkı doktorluk gibi bir meslektir ama gazetecilik yapmak için gazetecilik eğitimi almanız gerekmez. Tanıdığım en iyi ekonomi gazetecilerinden biri fizik mezunu örneğin. Gazetelerin yazı işleri masalarında, köşe yazarları arasında pek çok siyasal, hukuk, iktisat mezunu bulunur. Bu bir sorun değil, zenginliktir elbette. Herkes masaya kendi birikimini, uzmanlığını getirir. Fakat ülkede gazeteciliği gazetecilerden başka herkesin konuştuğu, kendine göre tanımlamaya ve sınırlamaya çalıştığı bir mesele haline getiren de bu durumdur belki.

Gazetecilik bir meslektir! Peki, bir meslekten ne beklenir? Elbette öncelikle o mesleğin en iyi yapılabileceği koşullara sahip olmak ve meslekten kazanılanla insan onuruna yaraşır bir hayat sürebilmek. Hani eskiler altın bilezik der ya, bir mesleğin koldaki altın bilezik olması beklenir. Oysa Türkiye’de gazetecilik mesleği kolunuzdaki kelepçe, ayağınızdaki prangadır.

Yaklaşık iki yıldır Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği bünyesinde genç gazetecilere yönelik bir haber atölyesi düzenliyoruz. Eğitimler atölyenin önemli bir parçası ama asıl hedef, bugüne kadar kurumsal bir yerde çalışma fırsatı bulamamış, büyük ihtimalle bir süre daha bulamayacak, dolayısıyla bu meslekte önem taşıyan usta-çırak ilişkisini yaşamamış olanlara bir tür yazı işleri masası simülasyonu yaratmak. Bir uygulama gazetemiz de var, henüz üçüncü sayısında ve her sayı öncekinden iyi çıkıyor.

Başvurular sırasında adaylardan birer niyet mektubu istiyoruz. O mektuplarda tarif edilen, yapmak istedikleri gazetecilik, hak savunuculuğu ile aktivizm arasında bir yerde duruyor. Evet, hakları savunmak gazeteciliğe içkindir ama gazetecilik hak savunuculuğu değildir. Aktivizm de değildir. Fakat Türkiye’de hemen her gün kolluk güçlerinden şiddet gören, güvencesiz çalışan, hedef gösterilen, tazminatsız işten atılabilen, asgari ücret düzeyinde geliri olan gazetecileri anlayabilmek için aktivizm yaptıklarını düşünmek anlamlı belki de. Hangi aklı başında insan yarı aç yaşatan, yaparken dayak yediği, tekmelendiği, hedef gösterildiği bir işe meslek der? Bu olsa olsa aktivizmdir.

Bu makalede dile getirilen görüşler yazara ait olup Uluslararası Basın Enstitüsü’nün görüşlerini yansıtmayabilir.

​​​​​​Kaynak:freeturkeyjournalists.ipi.media 

​​​​​​